ALİ GÜLER : Şerefsizce yaşamaktansa şerefli ölüm iyidir!

ali-guler--serefsizce-yasamaktansa-serefli-olum-iyidir

1919 yılının 15 Mayıs’ı, Yunan ordusu İzmir’i işgal etmişti. Albay Fethi Bey, işine gitmek için hazırlanmaktaydı. Hastaydı. Eşi Edibe Hanım, gitmemesi için rica etmekteydi. Fethi Bey’in, eşi Edibe Hanım’a cevabı kısa olmuştu: “Ben askerim! İşime böyle bir günde gitmezsem, başka ne zaman gideceğim!” Albay Fethi Bey, işine gider gitmez odasına Yunan askerleri girdi.
19 Ekim 2019 Cumartesi 22:58

 ŞEHADETİN ŞEREFİ: KURMAY ALBAY SÜLEYMAN FETHİ BEY

Değerli okurlar, yaklaşık olarak bir aydan fazla bir süredir İzmir’in işgali sırasında yaşananları biraz da ayrıntılı bir şekilde yazıyoruz. Amacımız tarihin acılarını günümüze taşımak, küllenen bazı olayları gündeme getirerek yaraları tazelemek değildir. İşgalin bir güncesinde ve işgal günü yaşananlar gerçekten ger bakımdan ibretlik olaylardı. İşgalin ne demek olduğunu, tüm çıplaklığı ile gözler önüne seren facialar yaşanmıştır. Düşmanın, Yunan’ın ve onları piyon gibi öne sürenlerin yaptıkları zaten malum… Bir diyeceğimiz yok… Adı üstünde: Emperyalizm, düşman, işgalci… Diyeceğimiz içimizdekilere, bizden olanlara, bizimle birlikte yaşayanlara… Kim bunlar? En azından 500 yıldır her türlü özgürlük içinde Müslüman Türklerle bir arada yaşadığı halde o günlerde adeta çıldırmışçasına katliamlara girişen Rumlar, Ermeniler; işgalcilerle işbirliği yapan bazı yöneticiler, sessiz kalıp günü geçiştirmeye çalışanlar… Karışma, görüşme, konuşma yolundan gidenler…

Elbette bir kesim daha var: Her şeye rağmen, bütün olumsuzluklara rağmen işgale karşı direnenler var… Şerefsizce yaşamaktansa, şerefli ölümü tercih edenler var…

SÜLEYMAN FETHİ BEY KİMDİR?



Kamuoyumuzda pek bilinmez ama meşhur yazarlarımızdan Aziz Nesin’in çocuklar için kaleme aldığı iki eseri Milli Mücadele kahramanlarımızı yazı ve çizimlerle anlatır. Bunlardan biri “Borçlu Olduklarımız” (Adam Yayınları, İstanbul, 2005, 87 sayfa); diğeri “Bu Yurdu Bize Verenler” (Adam Yayınları, İstanbul, 2005, 68 sayfa). Kitaplarda bir çok kahramanın hikayesi yer almakla birlikte mesela ikinci kitapta, Seyit Onbaşı’nın Çanakkale’deki kahramanlığı, ilkinde de Süleyman Fethi Bey’in hikâyesi anlatılmaktadır. Süleyman Fethi Bey hakkında Sermet Taktak dostumuz tarafından da bir makale yayımlanmıştır (“İzmir’in İşgalinde Şehit Edilen Kurmay Albay Süleyman Fethi Bey (İzmir Asker Alma Heyeti Başkanı)”, Silahlı Kuvvetler Dergisi, Sayı: 395, Ocak 2008, s. 56-63.) Burada okuyacağınız bilgiler, diğer kaynaklarla birlikte Aziz Nesin ve Sermet Taktak’ın çalışmalarına dayanmaktadır.

İstanbul’da, Sirkeci’den Gülhane Parkı kapısına doğru giderken yol sağa kıvrılır. Yolun bu dönemecinde, sağda, eskiden bir tekke vardı. Salkımsöğüt Kadiri Tekkesi denilirdi. Bu tekkeyle bitişiğindeki yapılar sonradan yıktırılmış, yol biraz genişletilmiştir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Salkımsöğüt Tekkesi’nin şeyhi Mehmet İzzî Efendi’ydi. Şeyh Mehmet İzzi Efendi, Feride Hanım ile evliydi. Şeyh İzzî Efendi’nin Üsküdar’daki evinde 1879 (Nesin 1877 olarak veriyor) yılında bir oğlu dünyaya geldi. Çocuğun adını Süleyman Fethi koydular.

Süleyman Fethi Bey’in aşağıda okuyacağınız askeri öğrencilik ve askeri, mesleki hayatı, Sayın Sermet Taktak tarafından, MSB Arşivi’ndeki Sicil: 312-10 Nolu Şahsi Dosyası ile 2098 Numaralı Emeklilik İşlemleri Dosyası’ndan aktarılmıştır.

Süleyman Fethi, ilköğrenimini Üsküdar’da tamamladıktan sonra 29 Mayıs 1894’te, İstanbul Pangaltı’daki Harp Okulu’na girdi. Buradan 1897’de başarılı bir şekilde “P. 1312 (1896/1897)- 10” sicil numarası ile Piyade Teğmen olarak mezun oldu. Harp Akademisi’ne girdi. Harp Akademisi’ni 17 Ocak 1900’de Kurmay Yüzbaşı olarak bitirdi. Genelkurmay 3. Şubeye tayin oldu.

Kurmay Yüzbaşı Süleyman Fethi Bey, 16 Mart 1900’de 5’inci Ordu emrine verildi. 24 Nisan 1900’de 33’üncü Piyade Alayı, 3’üncü Tabur, 3’üncü Bölüğe; 25 Temmuz 1900’de Nizamiye 39’uncu Piyade Alayı, 3’üncü Tabur, 2’inci Bölüğe tayin edildi. Hava değişimi nedeniyle İstanbul’da bulunduğu sırada, boş geçen zamanında yararlı olmak istediğini belirten bir başvurusu üzerine, 19 Ağustos 1901’de ilk görev yeri olan Genelkurmay 3’üncü Şubesi’ne tekrar tayin edildi. Burada, şubenin asli görevlerinden Seferberlik ve Harekât- ı Askeriye işlerinde görevlendirildi.

Süleyman Fethi Bey, 23 Şubat 1902 tarihi itibarıyla Kıdemli Yüzbaşılığa (Kolağası) terfi ettirildi ve 3 Nisan 1902’de, Menteşe Sancağı’na (Muğla) bağlı Kavaklıdere Köyü’nde zımpara madeni çıkartılması işine görevlendirildi.

Başarılı bir subay olan Kıdemli Yüzbaşı Süleyman Fethi Bey, 11 Şubat 1903’te Dördüncü Rütbeden Mecidiye Nişanı ve 27 Ocak 1904’te İftihar Madalyası ile ödüllendirildi.

25 Mart 1906’da, Irak’taki 6’ıncı Ordu’yu teftiş etmek için, Ferik Veli Paşa başkanlığında kurulan teftiş heyetinde görev alan ve Bağdat ve Basra’da incelemelerde bulunan Süleyman Fethi Bey, 5 Ağustos 1907’de Dördüncü Osmani Nişanı ile ödüllendirildi. Kıdemli Yüzbaşı Süleyman Fethi Bey, 3 Nisan 1908’de Rusya sınırında bozulan ve zarar gören sınır taşlarının düzeltilmesi ve tamir edilmesi için Fahri Paşa’nın başkanlığında oluşturulan komisyonda görev aldı.

ALBAY FETHİ BEY ÇOCUKLARI ÇOK SEVERDİ 

27 Temmuz 1908’de Binbaşılık rütbesine terfi ettirilen Süleyman Fethi Bey, 18 Mart 1908’de geçici olarak yeni teşkil edilen Genelkurmay Merkez Şubesi’ne atandı. 13 Ocak 1909’da, 3’üncü Ordu’nun ıslahı için Cemal Paşa tarafından Selanik’teki 17’inci Nizamiye Tümeni Kurmay Heyeti’ne seçildi. 26 Ağustos 1909’da Jandarma Dairesi 1’inci Şube Müdür Yardımcılığı’na, 31 Aralık 1909’da Şura-yı Askeriye’ye atandı. Ancak 4 Ocak 1910’da, Jandarma Dairesi’nin ihtiyaçtan dolayı talep etmesi üzerine yeniden Jandarma Dairesi’ndeki görevine iade edildi. Bu görevinde yaklaşık bir yıl kadar çalıştıktan sonra, Genelkurmay Başkanı İzzet Paşa’nın isteği üzerine Genelkurmay Başkanlığı 3’üncü Şube’ye tayin edildi ve burada seferberlik ve şimendifer ile ilgili konularda çalıştı.

Süleyman Fethi Bey, 11 Mart 1911’de Yarbaylığa (Kaymakamlığa) terfi ettirildi. Aynı tarihte, Müstakil Hicaz Tümen Komutanı Abdullah Paşa ile Kurmay Heyeti subayları arasında çıkan anlaşmazlıkların ve bölgede cereyan eden olayların incelenmesi amacıyla, Müstakil Hicaz Tümeni Kurmay Heyeti’ne atandı. Mekke Emiri’nin istediği üzerine, 12 Haziran 1911’de Konfide’ye (Yemen’de bir şehir) gönderildi.

5 Aralık 1911’de, Asir (Yemen’de bir şehir) Muharebeleri’nde başarılı oldu ve Abha’nın (Yemen’de bir şehir) kurtuluşundan sonra Taif’e (Arabistan’da bir şehir) döndü. Zorunlu hizmetini tamamladığına ve İstanbul’a dönmesinin uygun olduğuna dair 3 Mayıs 1913 tarihinde bir telgraf aldı. Bunun üzerine 5 Mayıs 1913’te yola çıkan ve İstanbul’a dönen Yarbay Süleyman Fethi Bey, 14 Eylül 1913’te Harbiye Nezareti Müsteşar Yardımcılığı’na tayin edildi. Bu görevinde iken, Harbiye Nezareti’nin 9 Ağustos 1914 tarihli tezkeresiyle, Harbiye Nezareti Müsteşar Yardımcısı Albay Mahmut Kamil Bey’in asıl görevine geri dönüşüne kadar, Müsteşarlık ve Askeri Teşrifatçılık (Protokol) görevini vekâleten üstlendi.

Süleyman Fethi Bey 28 Ağustos 1915’te, Alman İmparatoru tarafından İkinci Sınıf Demir Salip Nişanı ile ödüllendirildi. 14 Eylül 1915’te Albaylığa (Miralaylığa) terfi ettirildi ve 23 Eylül 1915’te 48’inci Tümen Komutanlığı’na atandı. 12 Şubat 1916’da 2’inci Ordu Komutanlığı emrine atandı.

Katıldığı savaşlarda aldığı yaralar nedeniyle rahatsızlanan Kurmay Albay Süleyman Fethi Bey, tedavisinin yapılması için Almanya’ya, Wiesbaden’deki kaplıcalara gönderildi. Buradaki tedavisi sekiz hafta sürdü.

Avusturya-Macaristan Hükümeti tarafından, 5 Aralık 1916’da Üçüncü Sınıf harp Liyakat Madalyası ile ödüllendirilen Albay Süleyman Fethi, 23 Nisan 1917’de Umur-ı Muhâkim Müdürlüğü’ne atandı. Daha almış olduğu Dördüncü Osmani Nişanı 23 Eylül 1917’de “Kılıçlı”ya dönüştürüldü. 19 Ekim 1917’de, ona, Avusturya-Macaristan İmparatoru tarafından, Üçüncü Sınıf Harp Alameti Liyakat-ı Askeriye Salibi madalyası verildi. 15 Ekim 1917’de Alman İmparatoru’nun İstanbul’u ziyareti münasebetiyle, İkinci Sınıf Kılıçlı Kırmızı Kartal Nişanı aldı. Öğrenciliği ve askeri hayatı başarılarla dolu olan Kurmay Albay Süleyman Fethi Bey, sağlık durumu göz önüne alınarak 12 Nisan 1918’de 4’ncü Kolordu (sonradan 17’nci Kolordu) İzmir Ahz-ı Asker (Asker Alma) Heyeti Riyaseti’ne (Başkanlığı’na) tayin edildi.

Süleyman Fethi Bey, Edibe Hanım ile evliydi. Ama çocukları olmamıştı. Çocukları çok severdi; o denli çok severdi ki, sık sık yanına gelip kendisiyle konuşan çocukları sevindirmek için masasının gözünde çikolata bulundurur, bu çikolataları çocuklara dağıtırdı.

FETHİ BEY’İN KOLORDU KOMUTANLIĞI VEKÂLETİ

16 Nisan 1919 tarihinde Yunanistan’ın Averof zırhlısı İzmir limanına geldi. Yerli Rumlar, kendilerinden beklenen taşkınlıkları bu kez yapmadılar. 17 Nisan 1919 günü, Averof’tan çıkan 18 kişilik bir müfreze Kordonboyu’nda devriye gezmeye başladı. Nurettin Paşa gitmiş, fakat onun yerine 17. Kolordu Komutanlığı’na atanan Ali Nadir Paşa henüz İzmir’e gelmemişti. Vekâleten Kolordu’nun başında Kurmay Albay Süleyman Fethi Bey bulunuyordu. Süleyman Fethi Bey, 8. Mızraklı Süvari Alayı’ndan bir müfreze ile Yunan devriyesini Averof’a dönmek zorunda bıraktı.

Süleyman Fethi Bey, durumu ayrıca İngiliz Askeri Temsilcisi Binbaşı Dicson’a da bildirdi. Dicson da Mavrudis’ten, bir daha gemiden karaya asker çıkartılmamasını istedi. Yunan devriyesi gemiye girdikten sonra, Süleyman Fethi Bey, olay hakkında Harbiye Nezareti’ne bilgi vererek, bundan sonra nasıl bir tutum takınması gerektiğini sordu. O ara, Harbiye Nezareti’ni vekâleten yönetmekte olan Genelkurmay Başkanı Mustafa Fevzi (Çakmak) Paşa, Süleyman Fethi Bey’e şu cevabı verdi:

“Yapılan teşebbüslere devam edilmekle beraber, diğer vasıtalarla alınacak sonuçlar beklenirse, devriyedeki asker sayısını çoğaltarak Yunanlıların İzmir’i işgal ettikleri söylentisini yaymaları ve bu söylentiyi oldu-bittiye getirmeleri beklenebilir. Bunun için, yaptığınız teşebbüse devam etmekle birlikte, bir daha devriye çıkardığı takdirde, kesin olarak önleneceğinin Averof süvarisine bildirilmesi…”

Bir nabız yoklaması yapan Yunanlılar, İzmir’in işgal edildiği güne kadar karaya asker çıkarmadılar. Fakat Süleyman Fethi Bey’in davranışını da unutmadılar. 15 Mayıs 1919 günü Sarıkışla önünde Yunanlıların süngülerle delik deşik edecekleri subaylardan birisi de Albay Süleyman Fethi Bey olacaktır.İngiliz Askeri Temsilcisi Dicson da karaya Yunan müfrezesi çıkarma olayından 10 gün sonra görevinden alındı. Yerine “Bayer” adında bir İngiliz subay görevlendirildi. İrlanda asıllı Binbaşı Dicson’un suçu, görevini tarafsız bir şekilde yapmakta oluşuydu.

Nisan ayının sonunda Ali Nadir Paşa da İstanbul’dan gelerek 17. Kolordu Komutanlığı görevine başladı. Artık İzmir işgale hazırdı!

O İŞGAL SABAHI SÜLEYMAN FETHİ BEY’İN YAŞADIKLARI

Sonunda bu söylentiler gerçekleşti. Yunan savaş gemileri İzmir Limanı’nda göründü. 1919 yılının 15 Mayıs’ı; işte o kara gün Yunan ordusu İzmir’i işgal etmişti. Albay Fethi Bey, her günkü gibi o sabah da, İzmir’in Karantina denilen semtindeki evinden çıkıp işine gitmek için hazırlanmaktaydı. Hastaydı. Eşi Edibe Hanım, düşmanın İzmir’i işgal ettiği böyle bir günde hasta haliyle askerlik şubesine gitmemesi, bir süre evinde kalıp durumu gözlemlemesi, dinlenmesi için rica etmekteydi. Fethi Bey’in, eşi Edibe Hanım’a cevabı kısa olmuştu: “Ben askerim! İşime böyle bir günde gitmezsem, başka ne zaman gideceğim!”

Fethi Bey evinden çıktı. Görevi başına gitti. Masasına daha yeni oturmuştu ki, başlarında iki Yunan subayı bulunan erler içeri girdi. Yunanlı subaylardan biri Fethi Bey’e, esir olduğunu söyledi. Fethi Bey, İzmir işgal edildiğine, savaş da olmadığına göre, esir olamayacağını söyledi. Ama Yunanlı subaylara söz anlatmanın imkanı yoktu. Fethi Bey’i zorla odasından çıkardılar. Silahlı Yunan erleri arasından yürüterek Kordon denilen rıhtım yolundan geçirdiler; Pasaport denilen yere getirdiler. Pasaport’un rıhtım boyunda esir diye getirdikleri başka Türk subaylarını da tek sıra olarak yan yana dizmişlerdi. Fethi Bey’i bu sıranın başına koydular. Efzon denilen Yunanlı erler de rıhtım boyuna dizilmişlerdi. Yunan savaş gemileri limandaydı. Kıyıya asker çıkaran Yunan gemileri rıhtıma yanaşmıştı.

İşgalden sevinç duyan yerli Rumlar alanı doldurmuş, bayram havası yaşıyorlardı. Kimi Rumlar da yapıların damlarına, çatılarına çıkmışlardı. Balkonları, terasları doldurmuşlardı. Sevinç çığlıkları atıyorlardı.

ALİ GÜLER

Haberin etiketleri:

ALİ, GÜLER


Haber okunma sayısı: 95

Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

DİĞER HABERLER


ÜLKE GÜNDEMİ

ERTUĞRUL SUBAŞI : ANLAMADAN ANMAYA ÇALIŞANLAR!

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK 10 KASIM 1938 OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ 10 KASIM 1983

ALİ GÜLER : Hasta yatağında son sözü ‘Allah’ oldu

Profesör Halim Sabit son anları şöyle anlatıyor: “Artık çok fenalaşmıştı. Çocuklarına veda etti, ailesi

KONUR ALP KOÇAK : İade et ya da yargıla!

Uluslararası hukukun babası” olarak bilinen Hugo Grotius’un 17. yüzyıldaki çalışmalarına kadar eskiye

MİNE GÜLER : Kod adı vahşet: Ermeniler!

Kim bu Ermeniler ? Caniliğin bedene büründüğü aciz millet !

AHMET ŞAFAK : Kanon meselesi!

Unutulmamalıdır ki sadece coğrafya kader değildir.

LEYLA DÜZEL : KAĞITTAN KAHRAMANLAR

CHP ve HDP terör örgütlerinden nasıl temizlenir ?

İSTANBUL - HAVA DURUMU

ISTANBUL