BAHÇELİ : Türk milletinin fetih ruhu hiç kesintiye uğramamıştır.

bahceli--turk-milletinin-fetih-ruhu-hic-kesintiye-ugramamistir

İnsanlık sürekli bir arayışın içindedir. Bu durum Türk milleti için de geçerlidir.
02 Temmuz 2019 Salı 14:43

 Bilindiği gibi Anadolu’nun bin yıl önce ecdadımız tarafından fethi yalnızca askeri başarıların eseri değildir.

Bu başarıyı kalıcı ve köklü hale getiren, fethin gönüllerde de gerçekleşmiş olması, insan sevgisi ve hakkaniyet üzerine kurulu yüksek ahlak nizamının kurulmasıdır.

Bir ülkenin vatanlaşması, yalnızca toprak kazanılmasından ibaret sığ bir düşüncenin ürünü değil, topraktan daha önce insanın kazanılmasını gerektiren daha insancıl, daha ahlaki bir derinliğin mahsulüdür.

Fetih kavramını alelade bir işgalden ve sömürge zihniyetinden ayıran ve ona manevi özellik kazandıran yegâne husus da budur.

Diyebiliriz ki, Anadolu coğrafyası silahtan önce gönüllerin fethi ve muazzam bir yönetim kudret ve sisteminin marifetiyle kazanılmıştır.



Bu kazanım dinamik bir süreçtir ve kendi içinde devinim halindedir.

Yurt olarak tuttuğumuz bu topraklar üzerinde daha istikrarlı bir yönetim sistemini, daha gelişmiş bir toplum yapısını, daha güçlü bir devlet gerçeğini inşa etmek için asırlar boyunca mücadele verilmiştir.

Fetih ruhunun geleceğe taşınması için bu mücadele kararlılıkla sürdürülmelidir.

Mutlu, muasır ve müreffeh bir millet ve devlet seviyesine ulaşabilmek için her nesil az ya da çok, eksik veya fazla üzerine düşeni ifa gayretinde olmuştur.

Milli gaye, varoluşumuzun muhafazası ve müstakbele taşıma arzusuyla temellenmiştir.

Türk milletinin fetih ruhu hiç kesintiye uğramamıştır.

Bu ruh bizi biz yapan, bizi birbirimize bağlayan, üstelik kendi içimizle birlikte dışımızdaki hadiselere şuurla bakmamızı sağlayan duruş ve dirayetin fecridir.

İnsanlık sürekli bir arayışın içindedir.

Bu durum Türk milleti için de geçerlidir.

Sözünü ettiğimiz arayış kimi zaman törpülenmekte, kimi zaman torpillenmekte, kimi zaman da müessir ölçülerde tetiklenip teşvik görerek ilerleyiş hattını korumaktadır.

Ne var ki yerkürede henüz ideal bir devlet ve toplum düzeninin vasat bulduğunu söylemekten çok uzak olduğumuz düşündürücü de olsa bir hakikattir.

Yönetim sistemleri ayet hükmü değildir.

İhtiyaç hasıl olduğunda değişecek ve dönüşecektir.

Burada asıl mühim husus, yönetim sistemi üzerindeki analitik değerlendirmelerin, değişim taleplerinin maksat ve muhtevasının ne olduğuyla ilgilidir.

Sistem mimarisinin bileşenleri arasında denge ve uyum gözetilmeden, ara ve ana hedefler isabetle belirlenmeden, bundan da öncelikli olarak milli iradenin onay ve oluru alınmadan ezkaza atılacak her adım boşlukta kalacak, her hamle berhava olacaktır.

Hiçbir yönetim sistemi sabahtan akşama kurumsallaşıp kökleşmeyecektir.

Emek verilmeden, sabır gösterilmeden, ortak akıl ve çabayla mücadele edilmeden devlet ve toplum hayatının sistemsel olarak yeni baştan düzenlenmesi hemen olacak bir iş değildir.

Türkiye Cumhuriyeti 96 yıllık bir maziye sahiptir.

Yüzüncü yıldönümüne ulaşmasına da dört yıl kalmıştır.

1923-1946 arasındaki tek parti dönemi imparatorluk bakiyesi yeni devletimizin ilk evresidir.

Bu evrede her ne kadar parlamenter sistemin teorik olarak uygulandığı iddia edilse de, pratikteki yansımaları takdir edeceğiniz üzere farklıdır.

İkinci Dünya Savaşı’nda sonra yeniden tesis edilen uluslararası siyaset ve ekonomik düzene uyum sancılarını, buna uygun davranma sorunlarını en aza indirme konusunda çözüm yolları aranmış, böylelikle Cumhuriyet döneminin ikinci evresi olan çok partili sisteme geçiş sağlanmıştır.

Bu ikinci evre 72 uzun yıl devam etmiştir.

Ancak yönetim sistemindeki aksaklık ve tıkanmalar, erkler arasındaki tehlikeli kayma ve kopuşlar, yaşanan kavga ve gerilimler devlet çarkının paslanmasına, karar süreçlerinin laçkalaşmasına neden olmuştur.

Darbeler, kutuplaşmalar, vesayetçi özlemler, statükocu emeller, ekonomik krizler, devlet ve toplum hayatını rehin alan istikrarsızlıklar elbette ve doğal olarak siyasi sorumluluk taşıyan bizleri yeni arayışlara itmiştir.

Kaldı ki hem tarihe, hem bugüne, hem de geleceğe karşı sahip olduğumuz görevleri ihmal edemez, yok sayamazdık.

Cumhuriyet’in kuruluşundan 93 yıl sonra Türkiye FETÖ işgal teşebbüsüne, senaryosu emperyalizm tarafından yazılmış kanlı ve karanlık bir operasyona direkt muhatap olmuştur.

251 vatan evladımız şehit düşmüştür.

2 bin 194 vatan evladımız ise bu hain darbe kalkışması neticesinde yaralanmıştır.

Kaleyi içten yıkmak isteyen, ülkeyi iç savaş ortamına sokmayı hedefleyen, demokrasiyi ve milli varlığı imhayı kurgulayan Pensilvanyalı teröristler eşine benzerine az rastlanır bir hıyanetle millete ve devlete kast etmek için devreye girmişlerdi.

Hamd olsun, Türk milleti tankların önüne yatarak, kanunsuz ve korsan şekilde uçurulan savaş uçaklarına ve helikopterlere meydan okuyarak istiklalini kurtardı, istikbaline sahip çıktı.

Söz konusu mücadele ruhu sokaklarda, caddelerde, meydanlarda, köprülerde devleşen milletin 15 Temmuz destanı olarak milli hafızalara kazındı.

Tutsak almak istediler, direndik.

Yıkmak istediler, engelledik.

İşgali denediler, analarından doğduklarına pişman ettik.

Çünkü biz; baş verse de başını eğmeyen, hiçbir zalime eyvallah etmeyen, hiçbir teröristten, hiçbir hain ve müstevliden aman dilenmeyen büyük Türk milletiyiz.

Bağımsızlık onurumuzu ayağa düşürmeyiz.

Milli bekamızı yedirmeyiz, yutturmayız, asla da çiğnetmeyiz.

Bu şartlar altında milli birlik ve bekamız tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yaygın bir musibete, yoğun bir tehdide maruz kalmıştır.

İşte böylesi bir ahval ve şerait içinde tarihin omuzlarımıza yüklediği ve ertelenmesi halinde çok ciddi mahsur ve maliyetleri olacak vazifemizi tatbik ve temin için kollarımızı sıvadık.

Parlamenter sistemle daha fazla mesafe alamayacağımız 15 Temmuz’da belli olmuştu.

Devletin hızlı karar alması, etkin ve verimli çalışması lazımdı.

Yasama, yürütme ve yargı arasında silikleşen sınır çizgilerinin belirgin ve berrak şekilde netleştirilmesi, bu üç erk arasındaki demokratik ayrımın belirginleştirilmesi büyük bir zorunluluktu.

Milli güvenliğimiz ağır baskı ve dayatmalar altındaydı.

İç ve dış sorunlarımız artıyor, tırmanıyordu.

Devlet yönetiminde varlığı malum olan fiili düğümün çözülmesi, bu suretle yasal ve anayasal bir hüviyete kavuşturulması gerekiyordu.

Sonuç itibariyle Türk milleti, 16 Nisan 2017 Halkoylamasıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne evet demiş, geleceğini bu yeni sistemde görmüş ve kabullenmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti 16 Nisan 2017 itibariyle fiilen, 9 Temmuz 2018’de de resmen üçüncü evreye geçmiştir.

Önemle ifade etmek isterim ki, kefili milli irade ve Türk tarihi olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi keyfi olarak kurulmadı.

Basit ve günlük siyasi dürtülerle harcı karılmadı.

Cılız ve çıkarcı emellerle çatısı örülmedi.

Günü kurtarma hesaplarının neticesi olarak içeriği ve rotası tayin edilmedi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşama azminin, payidarlık iradesinin, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün aynen tecellisi ve tescilidir.

İlaveten siyasi istikrarın teminatıdır.

Yeni sistemle beraber barajın yüzde 50 artı 1’e çıkması muhkem ve muteber bir sayısal çoğunluktan daha çok müstesna bir uzlaşmayı, muazzam bir kucaklaşmayı sağlamıştır.

Türkiye aradığı parlak yönetim sistemini pek çok badireye uğraya uğraya, birçok sorunla boğuşa boğuşa sonunda bulmuş ve benimsemiştir.

Değişen rejim değildir.

Aksini iddia ve ilan edenler müfteridir, münafıktır, müptezeldir.

Sistem değişikliğini rejim elden gitti diyerek karalamaya ve kötülemeye yeltenenler iyi niyetten yoksun bozgunculardır.

Önümüzdeki 9 Temmuz günü yeni sistemin bir yılı dolmuş olacaktır.

Kuşkusuz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilke ve esaslarıyla oturması, kurum ve kurallarıyla güçlenmesi zaman alacaktır.

Dünya üzerinde hiçbir hükümet sistemi kısa sürede umut edilen fayda ve sonuçları tam manasıyla vermemiş, verememiştir.

Bu da son derece normaldir, beklenen ve ölçümü yapılan bir durumdur.

Parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş sürecinde var olan uyum sorunlarının aşılması kaçınılmazdır.

Bize göre Türkiye’nin yönetim sisteminden kaynaklanan zafiyetleri son bulmuş, nihayete ermiştir.

Bu gerçeğe rağmen, sistem tartışmasını yeni baştan açmanın ne ülkeye, ne millete, ne de demokrasimize hiçbir yararı olmayacaktır.

Müflis tüccar nasıl eski defterleri karıştırıyorsa, iki yüzlü siyaset bezirganları da eski sisteme dönüş yollarını aramaya koyulmuşlardır.

Cumhuriyet Halk Partisi ile yanında yöresinde hizalanan icazetli partiler, sözde uzmanlar, yarım aydınlar, malum köşe yazarları yeni hükümet sistemini hedef tahtası haline getirmişlerdir.

Kerametleri kendilerinden menkul bu çevrelerin, parlamenter sisteme övgü üstüne övgü yağdırmaya başlayarak, son bir yıllık geçmişin bütün olumsuzluklarını yeni sisteme yükleme teşebbüsleri zeka özründen ziyade akıl eksikliği, ahlak zayıflığı, köhne ve kötürüm bakışın neticesidir.

Bunlar ne istiyorlar? Neyi amaçlıyorlar?

Koalisyonlar dönemine geri mi dönülsün?

Devletteki sonuçsuz güç ve yetki mücadeleleri yeniden mi alevlensin?

Bu şaşkın ve şuursuzlar nereye ulaşmayı düşünüyorlar?

15 Temmuz’da başı ezilen işgal girişiminin farklı kanallardan, farklı bünye ve maskelerle tekraren tedavüle girmesini mi ümit ediyorlar?

Karar alma mekanizmalarının çatışmasını ve çökmesini mi arzuluyorlar?

CHP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı’nın partisiyle olan bağını sorgulayarak “Tarafsızlık referandumuna hazırız” diyor.

Türkiye durup durup referandum mu yapacak?

16 Nisan’da Türk milleti iradesini göstermedi mi?

Daha neyin tarafsızlığından, neyin referandumundan bahsediliyor?

 

Kılıçdaroğlu öncelikle Türkiye’nin karşı tarafında yer almasından dolayı nedamet getirsin, içine düştüğü vahim sapmayı, tehlikeli savrulmayı düşünsün, şahsı için dert etsin.

Eğer aklı varsa da kendine saklasın.

HDP’yle aynı tarafta olandan bizim duyacağımız hiçbir şey yoktur.

PKK’yla aynı bloğa girenden öğreneceğimiz bir şey olamayacaktır.

FETÖ’ye itiraz edemeyen, S-400 konusunda Türkiye’nin tezlerini savunamayan, bekayı bilmeyen, belaya kucak açan CHP Genel Başkanı’nın tarafsızlık çağrısı, referandum önerisi bize göre nevrotik bir vaka, tedavisi aciliyet arz eden tükenmişlik sendromudur.

CHP önce suyu bulandırmakta, sonra da bundan rahatsız olduğunu açıklamaktadır.

Bu siyaset tarzı çürüktür, güdüktür, güdümlüdür, bayağıdır.

Bilinmelidir ki, CHP’den hiçbir halt olmayacaktır.

Ruhunu CHP’ye satan İP’ten, yuları Kandil’e teslim edilmiş HDP’den bu memlekete, bu millete en küçük hayır gelmesi bile düşünülemeyecektir.

Bunlar zilletin sacayağıdır, Türk milleti bunları başından mutlaka savacaktır.

CHP demek kriz demektir, kaos demektir, kavga demektir, kargaşa demektir.

İster sevsinler, ister sevmesinler, durmayıp papatya falı açsınlar, baktılar olmuyor hemen tanıdık medyumlara koşsunlar, fakat ne yapsalar boştur, ne etseler nafiledir.

Çırpınışları da boşunadır.

Zira Türkiye’nin geleceği Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’dir.

Bu gelecek de bir gün gelecek, millet zilleti eninde sonunda alt edecek, hakikat çirkefi ve siyaset çirkinliğini inanıyorum ki kalbura çevirecektir.

MHP GENEL BAŞKANI 

DEVLET  BAHÇELİ


MANAS HABER

Haberin etiketleri:

DEVLET, BAHÇELİ


Haber okunma sayısı: 74

Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

DİĞER HABERLER


ÜLKE GÜNDEMİ

YILDIRAY ÇİÇEK : Biji Meral'in ve Heval Akşener'in yüzsüzlüğü

Bugün sol, komünist, devrimci, bölücü çevrelerle ittifak ve işbirliği yapan parti Meral Akşener’in

ALİ KUNAK : Zekeriya Alp komitesi güçlü bir profil çiziyor

TFF Başkanı ve yönetim kurulu üyelerinin yarıya yakını geçtiğimiz dönemde de futbolun yönetiminde görev

OĞUZ YILMAZ : Pacta sunt servanda (Ahde vefa)

Rumlar Enosis hayâlinden vazgeçemedikleri için ahde vefa göstermedi.

KONUR ALP KOÇAK : Pacta sunt servanda (Ahde vefa)

Rumlar Enosis hayâlinden vazgeçemedikleri için ahde vefa göstermedi.

İSTANBUL - HAVA DURUMU

ISTANBUL